Hikayeler

Aralık 27th 2010 | Yazan

Falaka
“Temmuz sıcağında küçük çocuk yüreğiyle yürüyordum Mersin’in karışık sokaklarında. Şaşkınlık kuşatmıştı masum çocuk kalbimi. Ustamın verdiği paketi evine götürmenin mutluluğunu yaşarken, dükkanın yerine kaybetmenin hüznü sarmıştı. Küçük bir sokak gördüm ve kestirmedir diye bismillah dedim girdim. Ama oradan başka bir yere çıktım. Kaybolmuştur…”

Keçi, Koyun ve Kısrak Aslanla Ortak
Evvel zaman içinde bir gün,
Kısrak, keçi ve kız kardeşleri koyun
Bir aslanla birlik olmuşlar.
Yaman bir aslanmış bu, çevrenin derebeyi.
Kazançta da, kayıpta da ortağız demişler.
Ertesi gün bir geyik düşmüş nasılsa
Keçinin kurduğu ağlara.
Hemen ortaklarına haber salmış keçi.
Toplanmışlar hemen ve aslan pençeleriyle sayıp ortakları tek tek:
— Dört kişiyiz, demiş bu avı paylaşacak. Der demez de dörde bölüvermiş geyiği.
Birinci parçayı kendine ayırmış, tabii Aslan payı olarak:
— Bu parça benim, demiş, biliyorsunuz neden: Benim adım aslan da ondan.
Buna karşı bir diyeceğiniz olamaz sanırım.
Yasaya göre ikinci parça da benim hakkım
Dileyen kitapta yerini bulur:
En güçlü kimse en haklı odur.
Üçüncü parça en değerli ortağın olacak:
Ben değilim de kim o en değerli ortak?
Dördüncü parçaya gelince, ha, bak!
O parçaya el uzatanın,
Kafasını koparırım, inanın!

Kurtla Köpek

Köpekler kuş uçurmaz olmuş çiftlikten
Kurt çelebi tazıya dönmüş açlıktan.
Bir deri bir kemik, dolaşırken dağda
Bir çomar görmüş, ama ne çomar.
Kerli ferli, yağlı besili, parlak tüylü.
Yolunu şaşırmış besbelli.
Saldır, lokma lokma et sunu,
Hazretin canına minnet,
Ama bakmış, kan gövdeyi götürecek:
Kelleyi pahalıya vereceğe benzer
Bu koçak köpek.
Asağıdan almış, ne yapsın;
Ahbaplığa dökmüş, biraz da pöhpöhlemiş:
— İyi ense yapmışsınız maşallah! demiş.
— Sizin de elinizde bayım, demiş köpek, Benim gibi beslenmek.
Bırakın şu ormanları, beni dinleyin.
Yaşamak değil bu sizlerinki.
Hep böyle sefil, perişan, serseri,
Açlıktan ölmek hepinizin kaderi.
Nedir bu canım,
Ne rahat uyku, ne rahat lokma,
Her şeyiniz can pahasına.
Gelin benimle de dünya varmış deyin.
Kurt sormuş:
— Orda işim ne olacak benim?
— Hiç canım, demiş çomar, işten değil: Fakir fukaraya saldırmak,
Evin adamlarına kuyruk sallamak,
Efendine hoş görünmek, hepsi bu kadar.
Buna karşılık yağlı gündelik;
Bütün artıklar senin:
Tavuk kemiği mi istersin,
Güvercin, bıldırcın kemiği mi istersin!
Üstelik sırtın okşanır sabah akşam.
Kurdun ağzı kulaklarına varmış
Gözleri dolmuş sevinçten.
Kurt, köpeğin boynunda bir iz görmüş çepeçevre
— Bu da nesi? demiş.
— Hiiç, demiş köpek.
— Hiç, ama ne?
— Değmez söylemeye, nenize gerek?
— Söyleyin canım, merak ettim.
— Tasmanın yeri olacak; Hani bağlıyorlar ya arada bir…
— Ne? Bağlıyorlar mı? demiş kurt; Öyleyse her istediğiniz yere gitmek yok!
— Her zaman yok, ama ne çıkar bundan?

— Ne mi çıkar? Bundan çıkar ne çıkarsa! Sizin olsun eti de, kemiği de; Dünyaları verseler yokum bu işte.

Böyle demiş kurt çelebi, der demez de çekip gitmiş. Gidiş o gidiş.

İki Katır
İki katır yürüyormuş yan yana,
Biri yulaf yüklüymüş, biri para:
Köylülerden tuz vergisi toplamışlar,
Koca bir heybe dolusu mangır.
Para yüklü katırda bir çalım, bir çalım,
Başı havalarda,
Boynunda çıngırak şıngır mıngır:
Zenginim zengin der gibi, sağa sola.
Derken eşkıyalar sökün etmiş;
Doğru vergi katırının üstüne tabii…
Yakalamış geminden, durdurmuşlar.
Katır diretmiş, savunmaya kalkmış parayı.
Eşkıyalar da veryansın etmiş sopayı.
İşte o zaman ağlamış katır,
Ve dert yanmış tanrılara:
— Ben böyle mi olacaktım, demiş, Yulaf yüklü katıra fiske bile vurulmasın da, Ben dayak yiyeyim ölesiye!
— Ya, kardeş, demiş öteki;
Yüksek işler iyilik getirmez her zaman; Yulaf taşımakla kalsaydın benim gibi, Başına bir belâ gelmezdi.

Öküz Olmak İsteyen Kurbağa

Kurbağa bir öküz görmüş çayırda, Bayılmıs boyuna posuna. Kendisi yumurta kadar yok, İlle de öküze benzeyecek: Ikınmış, sıkınmış, gerinmiş, Kabardıkça kabarmış, şiştikçe şişmiş. Bir yandan da dişisine sorarmış:
— Nasıl, hanım, öküz kadar oldum mu?
— Nerde, demiş hanım.
— Al öyleyse, demiş, Biraz daha şişmiş:
— Şimdi nasılım?
— Vazgeç bu sevdadan canım.
— Sen dur hele, demiş bücür kurbağa, Şişmiş bir daha, bir daha.
Derken çat demiş çatlamış!

Dünya böyle sersemlerle dolu: Her bakkal illa han hamam yaptıracak, Her küçük prensin elçileri olacak, Her markinin sürü sürü uşakları!

Karga İle Tilki

Bay karga konmuş bir dala Koca bir peynir ağzında. Tilki kokuyu almış gelmiş:
— Günaydın, Sayın Karga, demiş; Bu ne güzellik böyle: Bakmaya doyamıyorum size.
Şu tüylere bakın, pırıl pırıl;
Sesiniz bilmiyorum nasıl;
O da renginiz kadar güzelse
Ne yalan söyleyeyim
Bu ormanda güzel yoktur üstünüze.
Karga bu sözlere bitmiş:
— Şuna bir gak diyeyim de ses görsün, demiş; Gak der demez peynir düşmüş, tilki yutmuş.
— Kara bayım, demis kargaya; Şu sözümü hiç unutma, Kaptırdığın peynire değer:
Her dalkavuk çıkarı için över, Yüzüne güler, peynirini yer. Karganın aklı gelmiş başına
İş işten geçtikten sonra.

Ağustos Böceği İle Karınca
Ağustosböceği bütün yaz
Saz çalmıs, türkü söylemiş.
Karakış birden bastırınca
Şafak atmıs zavallıda;
Bir şey bulamaz olmuş yiyecek:
Koca ormanda ne bir kurtçuk, ne bir sinek.
Gitmiş komşusu karıncaya:
— Aman kardeş, demiş, hâlim fena; Bir şeycikler ver de kışı geçireyim. Yaz gelince öderim,
Hem de faizi maiziyle; Ağustosu geçirmem bile. Ödemezsem böcek demeyin bana.
Karınca iyidir hoştur ama eli sıkıdır: Can verir, mal vermez.
— Sormak ayıp olmasın ama, demiş; Bütün yaz ne yaptınız?
— Ne mi yaptım? demiş ağustosböceği; Gece gündüz türkü söyledim;
Fena mı ettim sizce?
— Yoo, demiş karınca, ne mutlu size; Ama hep türkü söylemek olmaz; Kışın da oynayın biraz.

Devlet Adamı
Atatürk’ün başyaveri Salih Bozok anlatıyor.

Başkumandan, düşmandan kurtardığı İzmir’de geçireceği ilk gecesinin tarif edilemez sevincini yaşıyordu.

İzmir’deki yeni evinde Mustafa Kemal Paşa ilk gecesini çalışarak geçirdi.

Kendisi için zengin bir sofra hazırlandığı halde hiçbir yemeğe dokunmadan ufak tefekle karnını doyurdu ve geç vakitlere kadar çalıştı. Ertesi sabah erkenden uyanmıştık. Hafif bir kahvaltıdan sonra vilayet konağına gittik ve doğruca Vali’nin odasına girdik. Vali, İngiliz Konsolosu ile konuşuyordu. Biz gelince Vali ayağa kalktı ve Konsolos ile Mustafa Kemal Paşa’yı tanıştırdı. Konsolos, iyi Türkçe biliyordu. Paşa Vali’ye sordu:

- Konu nedir?

Vali anlattı:

- Sayın Konsolos, İngiliz tebaasından olan vatandaşlar ile Rum, Ermeni, Yahudi gibi azınlıkların güven altında bulunduklarını belirtir bir “güvence” istiyorlar. Ben kendilerine herkesin eşit biçimde güven altında olduklarını bildirdim.

Mustafa Kemal Paşa, konsolosun Türkçe bildiğini biliyordu, öyle olduğu halde öfkesini belirtmek için sordu:

- Ee, peki daha ne istiyormuş?

Bu soruya konsolos Türkçe cevap verdi.

- Tebaamız hakkında hükümetinizden yazılı teminat istiyorum!

Konsolos garip bir biçimde diklenmişti…

Paşa’nın sesi havada kırbaç gibi şakladı:

- Yunanlılar zamanında kendi tebaanızı daha emniyette mi görüyordunuz?

Konsolos gerisinde İngiliz devletinin bulunduğunu belli eden bir kasılma ile:

- Evet , dedi. Yunanlılar burada iken tebaamızı emniyette görüyorduk.

- Öyleyse buyrun tebaanızla birlikte Yunanistan’a gidin, efendim!

Konsolos kendisinden umulmayacak bir cesaret gösterdi:

- Yani majestelerimin hükümetine savaş mı açıyorsunuz?

Mustafa Kemal iyice öfkelenmişti fakat öfkesini tuttu ve konsolosa:

- Siz kiminle ve ne konuştuğunuzu biliyor musunuz?.. Ben Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Türk Orduları Başkomutanıyım. Savaş açmaya, barış yapmaya hakkım var. Siz kimsiniz!.. Hükümetiniz adına savaş ve barış görüşmeleri yapmaya yetkili misiniz? Böyle bir yetkiniz varsa görüşelim. Yoksa (eliyle kapıyı gösterdi) buyurunuz efendim!..

O kasım kasım kasılan konsolos, Mustafa Kemal Paşa’nın son cümlesi üzerine sapsarı kesildi ve tek bir kelime söylemeden kapıdan çıktı gitti.

Mustafa Kemal Paşa arkasından bir sure baktıktan sonra Vali’ye dondu:

- Yüz vermeyin Vali Bey! Bunlar karşılarında hala Babaili Hükümeti var sanıyorlar. Bir zırhlısı önünde pısacak, bir blöfü önünde yelkenleri suya indirecek “devletçik” sanıyorlar bizi!.. Küstahlığın derecesine bakın, bana “savaş mı açıyorsunuz?” diye soruyor, barut kokan bir odada sorduğuna bak!.. savaş halinde değil miyiz sanki!..

Çanakkale’de Ne İşi Varmış?
Cumhuriyet’in ilanından sonra İstanbul’da bir resepsiyon verilir.

Tüm dünya ülkelerinin elçileri ve ataşeleri de davet edilir.

Davet güzel bir şekilde devam etmektedir fakat İngiliz ataşesi olan binbaşının bakışları Mustafa Kemal’in gözünden kaçmaz.

Bütün davet boyunca kendisine dik dik bakmıştır ve bakmaya devam etmektedir.

Ne olduğunu öğrenmek için yaverini gönderir.Yaver Mustafa Kemal’e şöyle der:

- Paşam kendisine neden ters bir tavır takındığını sordum, o da bana:

Mustafa Kemal’in Çanakkale’de babasını öldürdüğünü söyledi.

Bunun üzerine Mustafa Kemal şöyle der:

- Git sor bakalım babasının Çanakkale’de ne işi varmış?

Türk Bayrağı Neden Kırmızı Zemindedir?

Osmanlı 15. yüzyılda padişah bayrağı olan ulusal bayrakta kırmızı rengi yeğlemiştir. Neden kırmızı? Kırmızı denince çoğu insanın aklına “ kan” gelir. (Deneyebilirsiniz.).

Kan sözcüğünün anlamı sadece insan ve hayvanların damarlarında bulunan ve canlı kalmasını sağlayan kırmızı bir sıvı değildir. Bundan yola çıkarak; düşmanlık, intikam, kavga, savaş, kurban, ırk gibi anlamlara da gelir. Kan sözcüğüyle oluşturulmuş deyimlerimiz buraya almayacağım kadar çoktur. Örneğin “kansız” sıfatı, korkak, dönek, güvenilmez, soysuz, aşağılık anlamlarında mecazi olarak kullanılır. Tüm bu anlamları bir araya getirelim ve Divan-ı Lügati’t-Türk’te al renkli bayrağın savaş bayrağı anlamına geldiğini de biliyorsak; Türk bayrağının renginin neden kırmızı olduğunu anlayabiliriz. Bayrak önceleri savaşlarda kullanılırdı. Tanzimat’a kadar bayrak fetih, savaş ve zafer simgesi olarak kullanıldı. Tanzimat’tan sonra, ulusal bağımsızlığın, yurtseverliğin simgesi olarak algılandı.

Savaşta düşmanın manevi olarak gücünü kırmak çok önemlidir. Türk bayrağındaki kırmızı hem düşmanın kanını almayı simgeler hem de bu kan alınırken kan akıtmaktan kaçınılmayacağını…Şairin dediği gibi: “ Bayrakları bayrak yapan, üstündeki kandır! Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.” Aslında mesaj şudur: “Senin kanını almaya geldim. Bunun için kanımı akıtmaya hazırım.”

Savaşlarda psikolojik direnç kırma yöntemleri vardır. Kırmızı renk bilimsel araştırmalara göre rahatsız edici, huzursuzluğu artırıcı, yorucu bir renk olarak kabul görür. Ben de düşmanlarımızın bu rengi görünce rahatsız olduklarına, huzursuz olduklarına inanıyorum. Sizce de göndere çekildiğinde (diğer ülkelerin bayraklarıyla beraber) bayrağımız görüntü olarak onların bayraklarını sıradan bırakmıyor mu? Amaç düşmanı rahatsız etmekse bunu en iyi başaran bizim bayrağımızdır. İçimizden bazıları da bundan rahatsız oluyorsa; onlar bizden değildir, düşmandır…

NOT: Daha önceki devirlerde ya da günümüzde başka ulusların da kırmızı rengi bayraklarında kullanması hiçbir şey ifade etmez; çünkü “ O benimdir, o benim milletimindir ancak!”

Örnek olarak, İran’da egemenlik kuran Türk Kaçar hanedanı daha sonra İran bayrağının özünü oluşturacak olan çatallı kılıç, aslan ve güneş simgelerinin bulunduğu bayrağı geliştirmişti. İranlıların bir dönem bu bayrağın simgelerini şu ya da bu nedenle kullanmaları İran bayrağının İranlılara ait olduğu gerçeğini değiştirmez.

Türk Bayrağındaki ay-yıldızın yorumu:

Tartışmalarda en çok ay- yıldız üzerinde duruluyor. Bu simgelerin daha önce Bizanslılar tarafından kullanıldığı söylenerek sözde Türk Bayrağının Bizanslılardan alındığı ispatlanmaya çalışılmış. Bizanslıların bu simgeleri kullanıyor olması şaşırtıcı değil ki.

Ay yıldızın kökeni Bizanslılardan çok önceye dayanır. Hatta insanlık tarihi kadar eskidir. İşin en güzel yanı bu simgeleri Türkler kullandıktan sonra İslam ülkeleri bu simgeleri benimseyerek kendileri de kullanmışlardır; ancak Osmanlı ve Türk düşmanı ülkelerse özellikle ay ve yıldız simgelerinden uzaklaşmışlardır.

Demem odur ki bu simgeler artık bizim, Türk’ün simgesi olmuştur. Viyana kapılarına dayanan Osmanlı’nın korkusunu hala yaşayan Avusturya’da hilal çörekler yapılarak sözde hilalin yeneceği ima edilmiştir. Bu korku, bu nefret nedendir bilinmez; ama bizim kimseden çekinecek, hassasiyet gösterecek komplekslerimiz yoktur.

Yıldız simgesi insanlık tarihi kadar eskidir. İnsanoğlu kozmik sırlara erişemedikçe, onlara kendince manalar yüklemiştir. “ Mu” ya “Atlantis”e dayandırılan veya eski Mısır uygarlığına uzanan sekiz köşeli yıldızı Selçuklu mimarisinde de görebiliyoruz. Beş köşeli yıldızın da ateş, su, toprak ve havadan oluşan insanı simgelediği veya insandaki beş duyuyu temsil ettiği söylene durur.

Bazı uygarlıklarda da beş köşeli yıldız, bütün varlıklardaki dişiyi temsil ediyormuş. İslam’a göre, beş sayısı Zuhal ( Satürn) gezegenini temsil ediyormuş. Birçok uygarlıkta da yıldız simgesi köşe sayıları fark etmeksizin “adalet”i temsil ediyor. Demek ki yıldız simgesini kullanan uygarlıklar bunlara çeşitli manalar yüklemişlerdir. Buraya kadar tamam; ama Türk bayrağındaki yıldızın anlamı başkadır.

Türk edebiyatında “yıldız”; gelecek, üstün başarı, isim yapma, talih, şans, erişilmez olma… anlamlarında kullanılır. Türk Bayrağındaki yıldız da Türk milletinin parlak geleceğinin simgesidir. Türk milletinin talihi bir yıldız gibi parlayacaktır, bu yıldız hiçbir zaman yok olmayacaktır.Türk milletinin üstün başarıları vardır (Şimdi bile mesela yıldız sporcu vb. sözleri kullanmıyor muyuz? ) ve bu başarılar hep sürecektir anlamları vardır. Önemli olan aynı simgeyi farklı toplumların farklı anlamlarda kullanmasıdır. Aynı simgeyi, birden fazla ülkenin aynı anlamda kullanması bile neyi değiştirir ki? Her milletin kültürü kendine özgü özellikler taşır. Ama her kültürün de başka kültürlerle benzer yönleri vardır. Türk Bayrağının Kosova Savaşları sırasında oluştuğunu söylemek ne kadar ispatlanamaz bir durumsa, aksini de ispatlamak zordur.

“Bizanslılar daha önce ay yılız simgesini kullanıyorlardı, o zaman biz bayrağımızda bu simgeleri kullanmayalım” demek saçmalıktır. İstanbul şehri eskiden Bizanslılarındı; öyleyse bugün orda yaşamayalım demek gibi bir şey bu. Eskiden neyse neydi; bugün bir Türk şehridir ve bizimdir.

Gelelim Ay sembolüne… Şöyle başlamak isterim ki Ay sembolü İslam ile çok özdeştir görülse de İslamiyet öncesinde de kullanılmıştır. Bu çok normal değil mi? İnsanoğlu ilk insandan beri gökyüzüne baktığında Ay’ı ve yıldızları görmüştür. Erişemediği bu uydu ve yıldızlara( güneş) de dahil çeşitli anlamlar yüklemiştir. Ve insanlar onlarla ilgilenmiştir. Aksi mümkün değildi zaten. Bunda garipsenecek ne var? Bakın ben daha garip bir şey söyleyeyim. Haç, Hıristiyanlıktan daha önce Mısırlılar tarafından kullanılmış, insan vücudunu simgeleyen bir semboldür. Şimdi biz Hıristiyanlar Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi simgesi yerine; Mısırlılardan alıntı yaptıkları için haç kullanıyorlar mı diyeceğiz?

“Hilal” sözcüğünün tıpkı “ Allah” gibi ebced hesabıyla rakam olarak toplamı 66’dır. Bu nedenle İslam düşüncesinde önemsenir. Ay’ın dünya etrafında on iki defa dönmesi hicri takvime göre bir yıldır. Kuran’da da ayların sayısının on iki olduğu açıkça söylenir ( et- Tevbe, 9/36). Hilalin görünmesi, Ramazan’ın başlangıcıdır. Ayrıca Kuran’da (Kamer suresinde) Hz. Muhammed’in Ay’ı ikiye bölmesinden söz edilir. Peygamberimizin bir mucizesidir bu olay. Ona inanmayanlara ibret olarak gösterdiği bir mucize…

Tüm bunlardan da anlaşıldığı üzre İslam’da Ay’ın ve hilalin önemi vardır. Zaten hilal sembolünü en fazla kullananlar Müslümanlardır. Türk Bayrağındaki ay, tamamiyle İslami referanslıdır.

Evliya Çelebi’ye Babasından Öğüt
Bir gün “Hoş geldin Bursa seyyahı, sefa getirdin” dedi babam. Oysa benim nereye gittiğimi kimse bilmiyordu. Ya da ben öyle zannediyordum. “Babacığım!Bu fakirin Bursa’da olduğunu nereden bildiniz?” deyince babam:

- Sen 1050 senesi Muharrem ayında kaybolduğun gece, ben nice etkili dualar okudum. O gece rüyamda seni gördüm. Bursa’da, Emir Sultan Tekkesi’ndeydin. Ağlıyordun. Gezi için izin istiyordun. O gece nice canlar, sana izin vermem için bana yalvardı. Ben de izin verdim.

Birlikte Fatiha okuduk. Bak oğlum, bundan sonra sana bol bol seyahat görünüyor anladığım kadarıyla. Ama öğüdümü dinle, dedi. Elimden tutup ayağa kaldırdı. Sağ eliyle sol kulağımı bükerek:

- Oğul!

- Sakın ola besmelesiz yemek yeme. Adam yoksul olur. Sırrın varsa en yakınına bile söyleme. İyi adını kötüye çıkarma. Kötüye yoldaş olma. Zararını çok çekersin. Sen daima ileri yürü! Gözüm benim, geri kalma. Ekili tarlaya basma. Dost payına göz dikme.Bir şey koymadığın yere el uzatma. İki kişi konuşurken dinleme. Ekmek ve tuz hakkını gözet. Davetsiz bir yere gitme. Gidersen, güvendiğin yere, dürüst kimseye git. Sır sakla. Topluluklardan duyduğun sözleri aklında tut. Evden eve söz taşıma. Dedikodu etme, ahlaklı ol. Herkesle iyi geçin. İnatçı ve kötü sözlü olma. Yaşlılara saygı göster. Senden büyüklerin önünde gitme. Her zaman temiz ol. Haram ve yasak olan şeylere yaklaşma. Beş vakit namazını bırakma. İlim ve erdeminle meşhur ol.

Oğul!

Büyük adamlarla, vezirlerle beraber olursun. Dünya için bir şey isteme ki kendinden nefret ettirme. Eline geçen malı boş yere harcama. Tutumlu ol ki kimseye muhtaç olma. Su uyur, düşman uyumaz. Uyanık ol. Allah yardımcın olsun. Bu öğüdümü kulağına küpe et, deyip enseme bir pehlivan tokadı vurmasın mı?

- Yürü! Sonunda hayır ola! Fatiha, dedi.

Tokadın etkisinden kurtulup gözlerimi açınca evimizin içi nurla dolmuştu. Hemen babamın elini öptüm. Bana on iki kitap hediye etti. Bir miktar da para verdi.

- Yürü! Ne tarafa istersen gidebilirsin. Ama gurbet elde tedarikli ol, cömert ol. Dertlilere yardım et.

Alnımdan öptü. Kalp gözüm açılmıştı.Heyecanlanmıştım, sevinmiştim. Ertesi gün, İzmit’e doğru yola çıktık.

Amber-i Çin Camii
Kırım’da zengin bir tüccar cami yaptırmaya başlar. Binlerce kişi toplanır, yardım eder. O sırada inşaatın yanından bir ticaret kervanı geçer. Kervan on katar deve, misk ve amber yüklüdür. Kervan sahibi selam vermez.

- Ey kervan sahibi, nereden gelip nereye gidersiniz? Yükünüz nedir? Diye sorarlar. Ama kervan sahibi oralı değildir. Kasıla kasıla geçer gider.

Cami yaptıran tüccar kızar. Adamlarıyla kervanı çevirir. Adamları, develerin üzerindeki bütün yükü indirirler. Yükte ne kadar misk ve amber varsa, sahibinin gözünün önünde, hepsini çamura katarlar. İnşaatın harcını, su ile değil de misk ve amberle kararlar.

Kervancı ne yapacağını bilemez. Hayret içinde oradan oraya koşuşturmaya başlar. Konuşur ama kimseye dinletemez. Tüccar onu alıp evine götürür. Büyük bir ziyafet verir. Yemekten sonra devlerine altın yükleyip:

- Var şimdi git can kardeşim. Ama selamı unutma! Der. Kendini de bir şey sanma.

Cami tamamlanır, ismini Amber-i Çin Camii koyarlar. Ne zaman ki yağmur yağsa, cami duvarları pek güzel kokar. Hatta ben, denemek için toprağından bir parça alıp ateşe koydum, hakikaten amber koktu.

Nalıncı Memi Dede

Nalıncı Memi Dede, Bergamalıdır. Unkapanı Araplar Camii karşısında bir dükkanda nalıncılık yapar. Ölümünden sonra da bu dükkan, nalıncılık işinden başka bir iş kullanılamaz. Abdi Çelebi, hayatında eline keser almadığı halde bu dükkana girince nasıl olduğunu anlayamadan usta bir nalıncı oluvermiştir. O tarihte Unkapanı’nda büyük bir yangın çıkar. Binalar ahşap olduğundan toptan yanar. Hatta benim evim de o yangında çok büyük zarar görmüştü. Ama Nalıncı Dede’nin dükkanı tahtadan yapılmış olduğu halde, ortada sapasağlam kalmış, herkesi şaşkına çevirmişti. Üstelik yangın sırasında Nalıncı Hüseyin dükkanda çalışmaktaydı.

- Her taraf yanıyor, kaç da canını kurtar! Dediklerinde:

- Burası, benim dedemin dükkanıdır. Beraber yanarım, yine çıkmam, diyerek ateş içinde kalır.

Gerçekten yangın biter ama bu dükkan yanmaz. Zamanla buranın değeri artar. Küpeli denilen bir Yahudi, dükkan sahibine birkaç akçe fazla vererek Hüseyin Çelebi’yi dükkandan attırır. Bir gün kepenkleri açarken dengesini kaybeder, başı üzerine düşerek ölür. Yani o dükkanı nalıncılık haricinde kullanmak hiç kimseye nasip olmaz.

Anlatılır ki: Memi Dede, öldüğü gece Sultan Üçüncü Murad’ın rüyasına girer ve şöyle seslenir:

- Cenazemi Fatih Camii’nde kılmaya hazırlan. Beni evimde toprağa ver. Üzerime bir türbe, yanıma bir tekke ve bir çeşme yaptır. Dünyadan elli sene su içtim.

Memi Dede, gerçekten evinin olduğu yere gömülür. Gereken yapılır.



Copyright ©2011CetKeyfim.Com Her Hakki Saklıdır | Chat | Chat Odalari|Sohbet| Bayanlarla sohbet Sohbet Sohbet Siteleri Chat Hollanda Sohbet Sohbet Odaları | Sohbet et |--| çet sohbet odaları mynet sohbet sohbet siteleri |--|sohbet chat